28 Nisan 2017, Cuma

> Alpaslan Akkuş > Sıyrılıp gelen…
Alpaslan Akkuş

Sıyrılıp gelen…

21 Nisan 2017 12:10

Dengesiz basıp yığıldığında tribündeydim. Ekim ayı, Zalgiris Kaunas maçı. Sanki onun ayağıyla birlikte hepimizin içinde bi yerden tık diye ses geldi.


İki yerin tamiri zor malum, bir insan kalbi iki sporcu bileği. Bir kez yaralandı mı, zor iyileşiyor ikisi de. İyileşse bile arada kendisini hatırlatıyor. Maçın geri kalanını kaşlarımız burnumuza yakın izledik. Tabela yüzümüzü güldürmeye yetmedi. Ayağında koca bir torba buzla öylece oturdu kenarda ara ara akan gözyaşlarıyla. İçimiz dondu. Takımın en zor zamanlarda devreye giren en kilit oyuncusu sakatlandığı için değil, sanki çocuğumuz kanepeden düşmüş gibi. Hani böyle kapı çalınır, anne tam fırça atmaya hazırlanırken o dudağı bükmüş şefkat bekleyen bakışla durur ya oğlan çocuğu. Ya çamura düşmüş, ya kafasını çarpmıştır. Bağrına basarsın, öyle…

Aylarca bekledik, her gün kulübün internet sitesine, spor sayfalarına bir cümle okumak için baktık. Tanıdklara mesaj atıp o cevabı bekledik; Bogdanoviç takımla çalıştı. Aylar sonra döndü. Hasretinden eskittiğimiz prangalarla Haliç’e zincir çekmişken. Tam evin ortasında şen şakrak koşabilmesinin mutluluğunu yaşarken bir kez daha sakatlandı. Brose maçında. Neyse ki bu kez çok uzun sürmedi. Yavaş yavaş hazırladı kendisini bugünlere. Bazı maçları neredeyse tek şut atmadan tamamladı. Hep oyunu okudu, arkadaşlarına pozisyon hazırladı. Onu bugünlere nakış gibi işleyerek biri vardı yanında. Her sene tüm takımı sezon boyu ne kadar sakatlık form düşüklüğü olursa olsun, son düzlüğe zımba gibi getiren basketbol filozofu, zamanın ötesindeki adam; Obradoviç.

İki maçı da neredeyse aynı performansla oynadı. Kaleyi muhasara eden komutan gibi, bazen tüneller kazdı, bazen koçbaşıyla daldı içeri. Koca koca gözcü kulelerinin üstüne gitti gözünü kırpmadan. Bazen uzaktan mancınık savurdu. Ömer Koçşan’ın efsane deyimiyle; tam göbeğine…

Yanında spor tarihimizin en saygıdeğer sporcularından biri daha vardı. Ekpe The Nutuk Udoh. Kitap kurdu bilimin ışığıyla aydınlatılmış kule gibi set çekti boyalı bölgeye. Yetmedi hücumda Yenikapı istasyonu gibi tüm bölgelere aktarmalı geçiş noktası oldu. Belli ki o ışıklı reklam panosunun önündeki oturuşunu kendisi de unutmamıştı. Ve bir daha oraya oturmaya niyeti yoktu.

Gökdelenlere posta koyan gecekondu, Chicago’nun haylaz çocuğu eklendi onlara. Neredeyse beline geldiği Bourousis’in üstüne yel değirmenine yürür gibi yürüdü. İçindeki o sokak hala orada duruyordu belli ki.

Ve yılların deneyimi; ev ısısını sabitleyen kombi kontrol cihazları gibi koca salondaki tansiyonu küsuratına kadar ayarlayabilen yüreği kendinden büyük dev, Kadıköy’den Ataşehir’e basket atan adam Antiç.

Tek tek saymayayım. Hepsini biliyorsunuz işte. Cehennemin ortasında, buzdağı gibi sakin kalabilen, ömrünün en güzel günlerini geçirdiği yerde duygularını susturabilen adamın öğrencileri. Belki sezon boyu her mağlubiyet sonrası sövenler şaşırmıştır ama bilenler hiç şaşırmadı bu yaptığına. Euroleague’de deplasmanda 2-0 başlayabilen oldu mu daha önce bilmiyorum. Olduysa da o yapmıştır. Maç bitti soyunma odasında takıma iki cümle söyledi; Cumartesi akşam 6’da antrenman var. Hooooppp 1 2 3 Fener.

Biliyor çünkü daha bitmedi. En çok beklemediği yerden gelen darbe yıkar insanı, en çok gardsızken yıkılır boksörler. Gardını şimdiden kaldırdı takımın. Taraftar da öyle olmalı. Geçen yılki Real Madrid serisi gibi gümbür gümbür olmadı tribünler. Barcelona maçındaki bilet çıkarmama saçmalığı olmamalı mesela. Bir kez olsun hesaplar kenara bırakılmalı. Spor sergiden bu yana bu takımı kovalayanlar orada olmalı. Sarıları kuşanmalı herkes. Arabesk lay lay tezahüratlar yerine sahaya etki etmeli taraftar. Tamam oturan yine otursun, yeri geldiğinde taban sesinden inlemeli yandaki lüks site. Bu takım buraya lafla hamasetle gazla değil, bilimle, sistemle, emekle, çalışa çalışa geldi. Taraftar da onlar gibi olmalı. Hak ettiği yere birlikte gitmeli iki sevgili.

Yine çok uzattım biliyorum. Ama biraz doluyuz be. Zor günlerden geçiyoruz. Sağımız solumuz savaş. Hava aylardır gri. Bir umudumuz sizde bizim. Sizi çok seviyoruz biz. Sizin ayağınız incinse bizim yüreğimiz ağrıyor.

Tamam bitiriyorum. Umut bizimle olsun. Ahmet Telli’nin de dediği gibi;

Belli ki dağların, denizlerin ve göllerin üzerinden, sıyrılıp gelmektedir seher. 

Belli ki yakındır