25 Eylül 2018, Salı

> Alpaslan Akkuş > Sarı Devrim…
Alpaslan Akkuş

Sarı Devrim…

25 Mayıs 2017 10:38

O merdivenler hiç birimize yabancı değil aslında. Siyah önlüklerle fotoğrafınız vardır mutlaka. Arkasında silinmeye yüz tutmuş bir tükenmez kalem iziyle 1-D yazar, belki de 2-C. Altına gizlice pazardan alınan formanızı giydiğiniz siyah önlükler. Arkasına Rıdvan için 8, Oğuz için 10, Aykut için 11 numara dikilen triko forma.


Basamaklara dizilmişler, gelecek nesilleri emanet ettiğimiz bir eğitim emekçisiyle tempo tutuyorlar, “Dokunulmazımsın benim, yüreğime hükmedemem…” Devam ediyorlar; “Güneşimi kaybettim, günlerime doğman gerek…” Sonra heeeeyy diye bir nefeslenip daha güçlü giriyorlar “Her şeyden vazgeçtim ama biir senden vazgeçemem”

Tıpkı sarı tribündeki abileri gibi. Sinan Erdem’i cumadan pazara 15 yıl öncesinin heybetli Saraçoğlu günlerine çeviren bitmeyen nefesli abileri. Tanımadığınızı sanıyorsunuz ama hepsini tanıyorsunuz aslında. Orta yaşlıysanız yarı yarıya tribün günlerini hatırlarsınız. Hani siz Anadolu’nun dört bir yanında gol haberi beklerken Maçka parkından, Boğadan, Ortaklardan akın akın doldurdukları tribünde sevdanızı haykıranlar var ya onlar işte. Adem Köz mesela. Anadolu’yu tır şoförlerinden daha fazla dolaşmış olabilir. Göksel abi var, hastalar hastası Murat abi.

Apo var mesela. Cefakar Apo derler. Hani yılarca cep telefonlarınızla kaydedip paylaştığınız koreografiler var ya, onlar için yüzlerce sabahladı arkadaşlarıyla. Çağdaş, Mert, İlker, Hatice, Ferhat, Muammer.

Burak var. Şakarcan. Bir senden vazgeçemem satırlarının vücut bulduğu adam. Her şeyden vazgeçerken gördüm gerçekten. Bir ondan vazgeçemedi. Bir babasını toprağa koyarken o kadar ağladı, bir de Alex’i beraber havaalanından uğurlarken.

Hakan abi var. Yağcı. Benim toplam izlediğim maç kadar kadın basket deplasmanına gittiler. Olca, Kerem, Hasan, Ender.

Fatih Dilber’i kim sevmez kardeşim. Dünyanın en tombik basket yorumcusu. Öyle kelini görünve Volkan girsin diyenlerden değil haa, İzlanda liginin istatistiklerini sayar.

Vamos var Vamos. Passolig laneti yüzünden, sevdiğinin yüzüne hasret kalmış, her maç yağmur çamur Yoğurtçu yarkında radyo dinleyenler. Kimselere sataşmadan, ekiplerle dalaşmadan, Londra’nın merdiven altlarına senin gönlündeki iki rengi kazıyanlar.

Manyak Ragıp’ı zaten biliyorsunuz.

Saymadıklarım saydı saysın. Bedenen orada olmasanız da siz varsınız işte sarı tribünde, çapraz tribünden ben varım.

O şahane çocukların, o kaptanın, o kupanın o tribüne gelmesini sağlayan takım elbiseli görünümlü çubuklular var.
İlker Üçer var. Her takım fotoğrafında görüyorsunuz aslında. Maçlarda soyunma odasına giden tünelin oradan dalan gözlerle sessiz sessiz bakıyor takıma ve taraftara. Takımın medya ve iletişim sorumlusu. Yıllarca yan yana top oynadık. Ortanın ortası. Kemik gibidir, yerini hiç kaybetmez. İncedir de haa, yüreği gibi. Göreve geldiği gün şöyle demişti; “En çok olmak istediğim yerdeyim” Fenerbahçe sevgisini ancak bir ana evladıyla kıyaslayabilir. Gayrisi yok. Bogdan’la birlikte sakatlanır, Kostas’la aynı gün iyileşir.

Necati Mete var. Kurumsal İletişim’den. Taraftarı duydu, çocuklara hepimiz adına kucak açtı.

Bir devrimin neferleri bunlar. İki yıldır adım adım gelen sesizlikten bangır bangır gürültüye gümbür gümbür yürüyüşe dönüşen bir devrim. Fenerbahçe’yi yeniden en güçlü olduğu yere, sokaklara, yüreklere sokan bir devrim. Nerede bir güzellik görseler bulup getiriyorlar. Tribüne ses, sahada yorulana nefes oluyorlar. Kapalı günlerinden, C-Blok’tan kopup gelenlerin Sarı Tribün’de gün gün büyüttüğü bir bebeğin ayak sesleri geliyor.

Bu sesi iyi duyun efendiler. Çünkü Fenerbahçe’yi Fenerbahçe yapan yerden geliyor o ses. Münir baba’nın Mavi Boncuk’taki beresinden, Veysel Efendi’nin açtığı demir kapıdan, Samsun’da bir çay ocağındaki semaverin göbeğine bağlanan iki renk bileklikten, Ardahan’daki imalathanede işçilerin tahta dolaplarının iç kısmındaki 88-89 posterinden geliyor. Taştan kalalerin arasında yiten isimler tahtadan potalara yapılan atışlarda geri dönüyor. Örgü kazaklılar, lacivert gömleğe sarı iğne iliştirenler, pazardan forma alanlar yeniden kucaklıyor eski sevgiliyi. Fenerbahçe ısıtmalı statlarla böbürlenip uzaklaştığı gecekondulara dönüyor kardeşim. Süperman’in o mağaraya gitmesi gibi, He-Man’in kılıcı gibi. Voltran oluşuyor kardeşim. 3 Temmuz’da herkes korkuyla pısarken sokaklara fırlayanlar pazardan aldıkları formaları giyiyor yeniden.

Caddeleri adliye önlerini dolduran sevdası harlanıyor her şeyden çok sevenlerin. Fenerbahçe Spor Kulübü’nün sayın başkanı Aziz Yıldırım. Bu sesi duyun. Bize ömrümüzün en güzel günlerini yaşatan Obradoviç’i siz getirdiniz. Allah bin kere razı olsun. Şampiyonlukta ona sarılırken gözleriniz bizim gibi parlıyordu. Gelin bu sese kulak verin, Kadıköy de eski günlerine dönsün.

Uzatmayayım; hani diyor ya, siyah çoraplılardan doğan bi sevde büyüyor omuzlarımızda, diye. Bir bebek yürüyor yanıbaşımızda. 107 yaşında bir bebek. Ülkede her şey değerini gün gün yitirirken komşudan kahve istediğimiz günlerin samimiyetini geri getiren adamlar atan bir bebek. Cumartesi akşamları battaniye altında film izlenen günlerin sıcaklığı ısıtıyor içimizi. Meydanlardan çocuklar geliyor Ataşehir’e akın akın. Bu fotoğrafa iyi bakın kardeşim. Burada Fenerbahçe’nin solmuş posterlerdeki şahane geçmişi ve ışıl ışıl geleceği yatıyor…