23 Kasım 2017, Perşembe

> Mehmet Eyüp Yardımcı > Kime göre neye göre
Mehmet Eyüp Yardımcı

Kime göre neye göre

29 Haziran 2017 14:50

Futbol elementlerin birlikteliğinde sahada hayat bulur, bu birlikteliğin en önemli iki elementi taraftar ve futbolcudur...


"Futbol topunun yuvarlaklığı, rastlantının öngörülemez niteliğini simgeler. Bir futbol maçı öncesi, bizim insani öngörülerimize göre şöyle şöyle olması beklenebilir, ama aslında hiç bilemeyiz, futbolda her şey mümkündür, çünkü top yuvarlaktır. Seyirciler fiziksel açıdan sahanın dışında da olsalarda, oyuncular gibi oyunun bir parçasıdırlar. Bakmakla yetinen tiyatro seyircilerine benzemezler. Birer taraftar olup çıkabilirler. Tiyatroda kim Hamlet'in taraftarı olabilir?.." PETER HANDKE (Kalecinin Penaltı Korkusu’nun yazarı)

Futbol elementlerin birlikteliğinde sahada hayat bulur, bu birlikteliğin en önemli iki elementi taraftar ve futbolcudur.

Futbola dair başucu kitaplarımızdan "Gölgede ve Güneşte Futbol"’da büyük usta Eduardo Galeano bu iki önemli element için şöyle yazar;

“Taraftar, haftada bir kez evinden kaçar ve stadyumun yolunu tutar.

Bayraklar sallanır, kaynanazırıltıları öter, maytaplar atılır, davullar çalınır, konfetiler yağar gökyüzünden. Kent yok olur, rutin olan her şey unutulur, gerçek olan tek şey tapınaktır. Bu kutsal alanda, ateisti olmayan tek dinin kutsal yönleri seyredilir. Taraftarlar, bu mucizeyi daha rahat bir ortamdaki televizyondan seyretme imkânına sahip oldukları halde, meleklerinin nöbetçi şeytanlarla yapacakları mücadeleyi canlı olarak görebilmek için bu hac yolculuğunu yerine getirir.

Taraftar, burada yumruklarını sıkar, yutkunur, içine zehir akıtır, şapkasını kemirir, dualar ve lanetler okur. Bir anda gırtlağını yırtarcasına haykırır, pire gibi sıçrar ve yanında 'gol' diye bağıran yabancıya sarılır. Bu pagan ritüel boyunca taraftar, topluluğun bir parçasıdır. Binlerce inananla birlikte, en iyi takımın onlarınki olduğuna, tüm hakemlerin satılmış ve tüm rakiplerin şikeci olduklarına kesinlikle inanır.

Bir taraftarın, "Bugün benim takımım oynuyor," dediği pek görülmez. Çoğunlukla "Biz oynuyoruz," denir. On ikinci oyuncu, top durduğu zaman, onu harekete geçiren ateşli rüzgârın kendi nefesi oldu“ğunu bilir. Öbür on bir oyuncu da aynı şekilde, taraftarsız bir maçın, müziksiz dans etmeye benzeyeceğini bilirler.

Maç bittiğinde taraftarlar tribünlerden ayrılmazlar ve "Ne gol yağmuruydu ama!" "Canlarına okuduk!" nidalarıyla zaferlerini ya da "Yine perişan ettiler bizi," "Hırsız hakem!" gibi ifadelerle bozgunlarını dile getirirler. Biraz sonra güneş batar, taraftar da evine döner. Boşalan stadyumun üzerine gölgeler düşer. Sesler ve ışıklar yitip giderken, çimento sıraların üzerinde cılız birkaç ateş kalır. Stadyum da, taraftar da kendileriyle baş başa kalırlar. 'Biz' yerine yeniden 'ben' olurlar. Taraftar uzaklaşır, dağılır ve kaybolur; pazar günleri karnaval sonrası çarşamba günleri gibi hüzünlüdür.”

“Yan çizgi boyuncu kan ter içinde koşuyor. Bir yanda onu zafer bekliyor, göklere çıkarılacak; öbür yanda ise mahvoluşun uçurumu duruyor. Tüm mahalle ona gıpta ediyor: Profesyonel oyuncu, fabrikadan da, bürodan da kurtulmuştur; ona eğlenmesi için para öderler, tam anlamıyla bir piyangodur bu! Ölümüne ter dökmek zorunda olsa da, ne yanılmaya, ne de yorulmaya hakkı olsa da, o gazetelere ve televizyonlara çıkar, radyolar ondan söz eder, kadınlar onun için iç geçirir, çocuklar onu taklit eder. Oysa varoşların tozlu yollarında zevk için oynayan o, birdenbire kendini çalışma zorunluluğu ile stadyumlarda bulmuştur; ya kazanacaktır ya da kazanacaktır.

İş adamları onu alırlar, satarlar, kiraya verirler; oyuncu daha fazla para ve şöhret vaadi karşılığında kendini akıntıya bırakır. Ne denli başarılı olur ve çok para kazanırsa, tutsaklığı da o oranda artar. Askeri disiplin altında, her gün yorucu idmanlar altında ezilir. Bedeni, sağlıklı bir görünüm ardında acıyı unutturan analjezik bombardımanlarına tutulur, kortizon iğneleriyle delik deşik olur. Önemli maçlar öncesinde onu toplama kamplarına hapsederler, buralarda zorla çalıştırılır, aptalca yemekler “yer, suyla sarhoş olur ve yalnız uyur.

Öbür meslek dallarında yolun sonu ihtiyarlıkla birlikte gelir; bir futbolcu ise henüz otuz yaşında ihtiyar sayılabilir. Kaslar çabuk yorulur.
"Bayır aşağı bir sahada bile gol atamaz bu!"
"Bundan mı söz ediyorsun? Kalecinin elleri bağlı olsa, yine atamaz!"
Bazen yolun sonu otuzundan da önce gelir, ters bir top, kötü bir şekilde bayıltır onu; şanssız bir şekilde mahvolur bir kası, ya da bir tekme onulmaz bir şekilde kırar bir kemiğini. Futbolcu bir gün tüm parasını aynı ata yatırdığını fark eder; para da, ün de yoktur artık. Ün denen o ılık yaz meltemi, bir teselli mektubu bile bırakmadan uçup gitmiştir.”

Artık günümüz futbolu hemen hemen her ülke sınırları içinde amatör ruhun temelleri üzerine kurulu olduğunu unutup, adına endüstriyel dediği bir yolda ilerlemeye çalışmaktadır. Taraftarlar kendi içlerinde yaşamaya çalıştıkları sevdalarından koparılıp "Müşteri" kıvamında, locasında veya kendi adına özel ayrılmış hatta ismi yazılmış koltuklarda oturtularak bol popülist hareketlerle ruhu okşanıp, kendi farkında olsun veya olmasın etinden, sütünden, yününden faydalanılmaktadır.

Futbol kendi içindeki tüm doğruları (sağolsun mevcut yönetimler ve onların zihniyetleri sayesinde, ülke sınırları içinde) çoktan unuttuğu için taraftarlarda bir üst kimliklerinden sıyrılıp artık olaylara farklı bakmaktalar. Bu farklı bakış açısı kendi içlerinde ayrışmalara sebeb olmaktadır. Bu ayrışma son zamanlar futbolcu transferinde "karakter" kelimesiyle hayat bulmaktadır.

Şüphesiz ki! her taraftar tuttuğu takımın armasına aşık olduğu için peşinden koşuyor ama futbolun endüstriyel sürecinde artık sadece tribünde varlığıyla kalmadığı bir gerçektir. Taraftarlığı, kongre üyeliğine terfi ettirince olaylara bakışta yaşanan futbolun yönetim sürecinde değişiyor ve bunların hepsi de doğal, beklenen gelişmeler.

Futbolseverlerin bir kısmı çok sevdikleri armanın taşındığı o formayı karakterli futbolcuların giymesini istemekte iken diğer kısım ise transfer edilecek futbolcunun takıma katkısı önemli demektedirler.

Aslında her iki kısmında haklılık payları var ama her iki kısmında yaşadıkları bu ayrışmanın temel sebebini görmekte ıskaladıkları tek birşey var o da maalesef yönetim zihniyeti. Tüm kulüplerimiz özellikle futbolun lokomotifi rolündeki kulüplerimizin tarihlerine baktığımızda, taraflı tarafsız hepimizin takdir ettiği yönetici ve futbolcular görürüz ve bu gerçek bugünlerde tüm ayrışmalara rağmen bizleri birleştiren gerçeklerdir. Fakat futbolumuzun son yirmibeş senelik sürecindeki kirlenmenin sonucuyla, futboldaki "kazanmak için her yol mübahtır" anlayışı genel ahlaki çöküşü gerçekleşmiştir. Sahada oynayan futbolcu tüm üstün yeteneklerine rağmen sadece sizin formanızı taşıyarak futbol oynamaz, aynı zamanda sizi ve tarihinizi temsil eder. Siz yönetici olarak sahada veya saha dışında temsil ettiği kulübe aykırı hareket ederse ve sizde tarihinize sahip çıkan, o tarihe layık, kirletmeyen ve kirletilmesine izin vermeyen karakterdeyseniz gerekli yerde gerekli cezayı vererek, ilerde sıkıntı yaşayabileceğiniz "karakter" olayını büyümeden engellemiş olursunuz.

Karakterin başladığı yer, başkanlık makamıdır. Siz orada kulübünüzü en iyi şekilde temsil ederseniz, tribündeki taraftar, sahadaki futbolcu futbolun ve kulübün önüne geçecek durumların yaşanmasına sebeb olmazlar.

Futbolun ve sahadaki yansıtılan karakterin "kime göre neye göre" si olmaz çünkü spor ahlakı doğrusu birdir...


Not. Futbola dair bir kitap tavsiyesi;

Johan Cruyff
Benim Oyunum...